TÜRKİYE'NİN BİLİM TEKNOLOJİ POLİTİKASI

Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu

Yönetici Özeti
Küresel Süreçler ve Türkiye
Yaşadığımız Çağa Genel Bakış
Enformasyon Toplumuna Doğru…Küreselleşme/Globalleşme
"Küreselleşme” ile İç İçe Gelişen Bir Başka Süreç: Bölgesel Bloklaşma
Düşük Yoğunluklu Savaş Süreci
Türkiye için Tek Stratejik Seçenek:Bilim ve Teknoloji Yeteneğini Yükseltmek
Anahatlarıyla Türkiye’nin Bilim ve Teknoloji Politikası
“Ulusal İnovasyon Sistemi” Kavram Olarak Neyi İfade Eder?
Ulusal Bilim ve Teknoloji Politikası Açısından Türkiye’nin Uygulama Gündemi
Türkiye’nin Bilim ve Teknoloji ile ilgili 1997-1998 Uygulama Gündemi
Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nun 25 Ağustos 1997’de Ele Aldığı Maddeler


TÜRKİYE'NİN BİLİM ve TEKNOLOJİ POLİTİKASI

-Özet-

TÜBİTAK-BTP
Ocak 1999
Ankara

Yönetici Özeti

Türkiye'de bilim ve teknoloji alanında belirli bir politika izleme arayışı ve ilk politika formülasyonları Plânlı Dönem'le birlikte başlamıştır. Bilimsel faaliyetin yönlendirilmesinde rol alacak ilk kurum da (TÜBİTAK) yine aynı dönemin (1963) ürünüdür. TÜBİTAK'ın kurulmasını sağlayan Birinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı'ndaki (1963-67) ilke, izlenecek politikanın ana hatlarını da belirlemektedir:

"Tabii bilimlerde temel ve uygulamalı araştırmaları [altı tarafımızdan çizildi] teşkilâtlandırmak, bunlar arasında işbirliğini sağlamak ve araştırma yapmayı teşvik etmek üzere bir Bilimsel ve Teknik Araştırmalar Kurumu kurulacaktır. Bilimsel ve Teknik Araştırmalar Kurumu, araştırmaların plân hedeflerini gerçekleştirecek alanlara yönelmesinde ve buna göre öncelik almasında yardımcı olacaktır." (Birinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı, 1963-67)

Daha sonraki plân dokümanlarında (İkinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı'nın [1968-72] son yıllarına ait Yıllık Program'larda ve Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Plânı'nda [1973-77]) teknolojik gelişme ve teknoloji transferi konuları da ele alınmış ve hatta Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Plânı'nda (1979-83) ilk kez, "teknoloji politikaları"ndan söz edilmiş, "teknoloji politikalarının sanayi, istihdam ve yatırım politikalarıyla birlikte bir bütün olarak ele alınması ve belli sektörlerin kendi teknolojilerini üretecek biçimde geliştirilmesi" öngörülmüştür. Ama, 1960'lı ve 1970'li yıllarda, bilim ve teknoloji alanında izlenen ana politika, doğa bilimlerinde temel ve uygulamalı araştırmaların desteklenmesi olmuştur.

1980'li yılların başında, dönemin konu ile ilgili Devlet Bakanı Prof. Dr. Nimet Özdaş’ın eşgüdümünde, 300 kadar bilim adamı ve uzmanın katılımıyla hazırlanan Türk Bilim Politikası: 1983-2003 dokümanıyla, ilk kez, ayrıntılı bir bilim ve teknoloji politikası ortaya konmaya çalışılmıştır. Bu dokümanda teknoloji konusu da bir ana motif olarak ele alınmış ve öncelik verilecek teknoloji alanları belirlenmiştir. Bu yeni yaklaşım, bilim ve teknoloji politikalarının, ekonominin yönetiminde ve toplumsal yaşamın başlıca etkinlik alanlarının düzenlenmesinde rol alan unsurların da (ilgili bakan ve üst düzey bürokratlar, hükümet dışı kuruluş temsilcileri v.b.) katılımıyla belirlenmesine olanak tanıyan yeni bir kurum yaratmıştır: Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu (BTYK).

Ne var ki, Türk Bilim Politikası: 1983-2003 hayata geçirilememiştir. 1983'te kurulan, ancak, ilk toplantısını 9 Ekim 1989'da yapabilen BTYK'ya, sınırlı ölçüde de olsa, işlerlik kazandırılması ise, 3 Şubat 1993'te yaptığı ve “Türk Bilim ve Teknoloji Politikası: 1993-2003” başlıklı dokümanı kabul ettiği ikinci toplantısı ile başlayan yeni dönemde mümkün olmuştur.

Özetle söylemek gerekirse, Cumhuriyet’in kurulmasından 1990’lı yılların başlarına kadar izlenen politika, Türkiye’nin matematik, fizik bilimler, mühendislik ve sağlık bilimleri ile tarım bilimleri alanlarında yetkinleşmesi ve insanlığın ortak bilim mirasına katkıda bulunan ülkeler arasında saygın bir yer kazanması amacını gütmüş; bunun için çaba gösterilmiştir. 1963 yılında TÜBİTAK’ın kurulması bu sürece hız kazandırmıştır.

Türkiye’nin bilim alanında yetkinleşmesinin, teknolojide yetkinleşmesi için de sağlam bir temel oluşturacağı çok açıktır. Çünkü, çağımız teknolojisinin kaynağı bilimsel bilgidir. Aslında bunun tek yönlü işleyen bir süreç olmadığı; teknolojide kaydedilen ilerlemelerin de, bilimsel bilginin sınırlarını genişletmede büyük bir etken olduğu bilinen bir gerçektir. Hatta, bilim ve teknolojideki olağanüstü gelişmeler, belli konularda, bu iki bilgi kümesini birbirine son derece yaklaştırmış; gen mühendisliği gibi, bilim ve teknolojinin iç içe geçtiği, yeni bilim ve teknoloji dalları ortaya çıkmıştır.

Teknoloji ve onun kaynağını oluşturan bilimin doğrudan bir üretici güç haline gelmiş olması çağımızın ayırt edici özelliğidir. Artık, üretimde yetkinlik bilim ve teknolojide yetkinlik olarak anlaşılmaktadır. Dolayısıyla da, bilim ve teknoloji, ekonomik büyüme ve toplumsal refah açısından, stratejik bir önem kazanmıştır. Ülkelerin ‘bilim politikaları’ da, bu değişime paralel olarak, ‘bilim ve teknoloji politikaları’ haline gelmiş ve bu politikalar, bütünüyle, ekonomiye ve toplumsal yaşama ilişkin kavramlarla örülmeye başlanmıştır.

Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nun (BTYK) 3 Şubat 1993’te karar altına aldığı ve Türkiye’nin bugünkü, Bilim ve Teknoloji Politikası’nın temelini oluşturan “Türk Bilim ve Teknoloji Politikası: 1993-2003”, işaret edilen bu yeni yaklaşımın ürünüdür. Bu dokümanda ifadesini bulan politika, Yüksek Planlama Kurulu'nca VII. Beş Yıllık Plân Döneminde Öncelikle Ele Alınması Öngörülen Temel Yapısal Değişim Projeleri Kapsamındaki “Bilim ve Teknolojide Atılım Projesi” ile geliştirilerek somut bir zemine oturtulmuştur. Bu proje ise, VII. Beş Yıllık Kalkınma Plânı’nın ana başlıklarından birini oluşturmuştur.

Ulusal Bilim ve Teknoloji Politikası’nın ve buna dayalı Uygulama Gündemi’nin son şeklini aldığı, Türkiye’nin Bilim ve Teknoloji Politikası (TÜBİTAK, BTP 97/04, Ağustos 1997) dokümanı, Yüksek Kurul’un 25 Ağustos 1997 günlü toplantısında onaylanmış; böylece, Türkiye’nin izleyeceği bilim ve teknoloji politikası ile uygulamaları açısından, baş vurulacak temel dokümanlardan biri haline gelmiştir.

1993 sonrasında izlenen poitikanın ayırt edici özelliği, yalnızca bilimde değil teknoloji alanında da yetkinleşilmesinin amaçlanması ve bu yetkinleşmenin, bilim ve teknolojiyi ekonomik ve toplumsal faydaya dönüştürebilme becerisine de sahip olma amacını içermesidir.

Bilim ve teknolojiyi süratle ekonomik ve toplumsal faydaya (pazarlanabilir yeni ürün, yeni sistem, yeni üretim yöntemleri ve yeni toplumsal hizmetlere) dönüştürebilme becerisi, genel olarak, inovasyon (yenilik/yenile(n)me) becerisi olarak anılmaktadır. Çağımızda bir ulus, bilim ve teknoloji alanında gösterdiği yetkinliği inovasyonda da gösterebiliyorsa, böylesi bütünsel bir beceriye sahipse, ancak o zaman, dünya pazarlarında rekabet üstünlüğü sağlayabilmekte; küresel süreçlerde söz ve karar sahibi olabilmektedir.

TÜRKİYE’nin, bilim ve teknoloji alanında yetkinleşmesi; bilim ve teknolojiyi ekonomik ve toplumsal faydaya dönüştürebilme becerisini kazanması, Ulusal İnovasyon Sistemi’ni kurmayı başarmasına bağlıdır.

Başarının kilit noktası ise, altını çizerek belirtmek gerekir ki, Ulusal İnovasyon Sistemi’ni kurma konusunun ekonomik, siyasi, toplumsal boyutlarıyla sistemsel bir bütünlük, süreklilik ve siyasi kararlılık içerisinde ele alınmasıdır.

Ulusal İnovasyon Sistemi, Türkiye’nin sanayileşme eşiğini geçip enformasyon toplumuna -ve giderek bilgi toplumuna- evrilmesinin, bu ikili sorunu, aynı zaman diliminde aşabilmesinin manivelasıdır. Onun içindir ki, temel amacı;

  • Bilim ve Teknoloji ile barışık,

  • Ulusal İnovasyon Sistemi’ni kurmuş,

  • Bilim ve teknoloji üretmede yetkinleşmiş,

  • Bilim ve teknolojiyi süratle ekonomik ve toplumsal faydaya dönüştürme (inovasyon) becerisini kazanmış,

  • Dünya bilim ve teknolojisine, insanlığın bu ortak mirasına, katkıda bulunan ülkeler arasında saygınlığa sahip

bir Türkiye yaratmak, biçiminde tanımlanabilecek olan bugünkü Ulusal Bilim ve Teknoloji Politikamızın ana konusunu Ulusal İnovasyon Sistemi’nin kurulması oluşturmaktadır.

Beklenen odur ki, 25 Ağustos 1997’de tarihinin üçüncü, 2 Haziran 1998’de de dördüncü toplantısını yapan Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nun aldığı kararlar, hem Ulusal Bilim ve Teknoloji Politikası’nın, ülke çapında, sistemsel bir bütünlük, süreklilik ve siyasi kararlılık içinde hayata geçirilmesi açısından bir dönüm noktası oluştursun; hem de, bu politikanın odak noktasını teşkil eden Ulusal İnovasyon Sistemi’nin kurulması yönünde yeni bir heyecan, yeni bir atılım yaratsın.

Yaşadığımız sorunlara kalıcı çözümler bulabilmenin Türkiye’nin bilim-teknoloji-üretim yeteneğini yükseltmekle mümkün olacağı inancını taşıyan TÜBİTAK, böylesi bir Türkiye yaratma yolunda payına düşen rolü üstlenmeyi sürdürecektir.

Küresel Süreçler ve Türkiye Yaşadığımız Çağa Genel Bakış
Enformasyon Toplumuna Doğru…


Bugün, toplumsal, siyasi, ekonomik etkileri açısından İngiliz Sanayi Devrimi'yle eş tutulan ve yeni bir çağa -enformasyon çağına- ya da sanayi ötesi topluma (enformasyon toplumuna) geçiş süreci olarak nitelenen tarihsel bir olguya tanık oluyoruz. Bu olgu, daha çok, üretim sistemlerinin ve iş sürecinin dayandığı teknoloji tabanındaki köklü değişimle ayırt ediliyor. Enformasyon teknolojisindeki olağanüstü gelişmeler bu değişimde belirleyici bir rol oynuyor.

Teknoloji tabanındaki değişime paralel olarak ürün ve üretim yöntemlerinin teknoloji içeriği de (muhtevası) giderek artıyor. Teknoloji, kol gücünü bütünüyle, beyin gücünü kısmen ikame eden, diğer bütün üretim faktörlerini de (üretim araçlarını, ham maddeleri) önemli ölçüde değişime uğratan bir üretici güç olma yolundadır ve bu niteliğiyle, üretim faktörleri arasındaki nispî önemi de giderek artmaktadır.

Bu değişim sürecinde, teknolojiye ve çağımız teknolojisinin kaynağı olan bilime egemen ülkeler, sanayi başta olmak üzere, bütün ekonomik etkinlik alanlarında mutlak bir üstünlük elde etme yolundadırlar. Kısacası, teknoloji, ulusların rekabet üstünlüğünün tek anahtarı haline gelmiştir. Dolayısıyla da dünya nimetlerinin yeniden paylaşılmasında ve toplumsal refahın yükseltilmesinde bilim ve teknoloji alanındaki üstünlük belirleyici olmaktadır.

Küreselleşme/Globalleşme”

Tanık olduğumuz bir başka küresel olgu, “küreselleşme/globalleşme”dir. Belli bir kültür, ekonomi ya da siyaset normunun, değer yargısının ya da kurumsal yapının küresel ölçekte yaygınlık kazanarak o alanda geçerli tek norm, tek değer yargısı ya da tek kurumsal yapı haline gelmesini ifade eden “küreselleşme”, yukarıda işaret edilen devrimsel değişim süreciyle iç içe yürümektedir.

"Serbest ticaret" normunu, bütün dünyada egemen kılmayı amaçlayan ve GATT müzakerelerine taraf ülkelerin onayıyla 1995’te yürürlüğe giren (TBMM tarafından da 26.1.1995 tarih ve 4067 sayılı yasayla onaylanan) Dünya Ticaret Örgütü (WTO) Kuruluş Anlaşması ve Ekleri (kısaca “Uruguay Turu Nihaî Senedi” olarak anılan anlaşma), “küreselleşme” hedefi doğrultusunda atılmış bir adımdır.

Uruguay Turu Nihaî Senedi, patent ve benzeri fikrî mülkiyet haklarının korunmasını bütün dünyada güvence altına alan bir hukuk düzenini de birlikte getirmektedir (WTO Kuruluş Anlaşması ekindeki Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması). Dahası, aynı senet, devletin hangi ekonomik etkinlik alanlarına, ne ölçüde ve hangi koşullarla destek sağlayabileceğinin kurallarını belirlemekte ve bu kurallara uymayan devletlere uluslararası düzeyde uygulanacak yaptırımları da ortaya koymaktadır (WTO Kuruluş Anlaşması ekindeki Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Tedbirler Anlaşması).

Üretim sistemleri ve iş sürecindeki dönüşümün kaynağını oluşturan teknolojilerin küresel ölçekte yaygınlık kazanması “küreselleşme”nin bir diğer göstergesidir. Örneğin, enformasyon teknolojisi, hangi coğrafyada filizlenip belli bir olgunluğa erişmiş olursa olsun, bugün bir dünya teknolojisi haline gelmiştir. İş sürecine / üretim organizasyonuna giderek egemen olmaya başlayan ve günümüz enformasyon teknolojisine dayalı olarak gelişen esnek üretim - esnek otomasyon teknolojileri için de aynı çözümlemeyi yapmak mümkündür.

Bu arada, ileri malzeme teknolojilerinin ve 21. Yüzyıl’da, enformasyon teknolojisinin bugünkü rolüyle kıyaslanabilir bir rol üstlenmesi beklenen yeni biyoteknoloji ve gen mühendisliğinin küresel teknolojiler olma yolunda geliştiklerini önemle vurgulamak gerekir.

“Küreselleşme” sürecinin bir başka yönü ise, üretim faaliyetlerini bütün bir dünya coğrafyasına yayan (diğer bir deyişle, üretim faaliyetlerini uluslararasılaştıran) ulus-aşırı ya da çok-uluslu dev firmaların, bu sürecin bir dünya sistemi olarak yerleşmesinde oynadıkları belirleyici roldür. Bilim ve teknolojiye egemen ülke kökenli bu firmalar, günümüz teknolojisinin -dünya teknolojisinin- fiili sahipleridir. (Fikrî mülkiyet haklarının korunması, sübvansiyonlar ve telâfi edici tedbirler ile ilgili olarak, Uruguay Turu Nihaî Senedi’nin getirdiği düzenlemelerin bu bağlamda altını bir kez daha çizmekte yarar vardır.) Teknolojiye egemen olmayan ülke kökenli firmaların, iç ve dış pazarlarda rekabet edebilmek ve ayakta kalabilmek için ihtiyaç duyacakları teknolojilerin transferindeki muhataplarının genellikle bu dev firmalar olduğunu, Türkiye açısından önemle kaydetmek gerekir.

Gümrük duvarlarının ve geleneksel korumacılığın giderek kalktığı bir dünyada rekabet edebilmek için belirleyici olan faktör, pazarlanabilir yeni ürün ve üretim yöntemleri, yeni yönetim teknikleri ve yeni teknolojiler geliştirmeye yönelik, bütünsel bir yeteneğin -inovasyon yeteneğinin- kazanılmış olmasıdır. Üretici firmalar, böylesi bir yeteneği ancak, yeni bir ürün ya da üretim yöntemi, yeni bir sistem geliştirmeyi ya da mevcutların iyileştirilmesini kendileri yapıyorlarsa -bu amaçla kendileri AR-GE yapıyorlarsa- kazanabilirler. Bunun da ön koşulu, mensup oldukları ülkenin, ulusal inovasyon sistemini kurmuş olmasıdır.

Türkiye'nin, “küreselleşen” dünyadaki yeri nedir ya da ne olacaktır? Örneğin, serbest ticareti güvence altına alan tek bir hukuk sisteminin dünyaya egemen kılınması halinde, Türkiye, dünya ticaretinde ne kadarlık bir pay alabilecektir? Ya da bir başka deyişle, gümrük duvarlarına dayalı korumacılığın bütünüyle kalktığı koşullarda, bilim, teknoloji ve sanayideki yetkinlikleriyle rekabet üstünlüğüne zaten sahip bulunan (ve açıkça söylemek gerekirse, bu yetkinliğe erişmiş oldukları için serbest ticaret düzenini bütün dünyaya egemen kılma kararına varan) ülkeler karşısında, Türkiye, dünya ticaretinde, belli bir yüzde ile ifade edilen ciddi bir pay alabilecek midir? Ya da, bilim ve teknoloji yeteneğini henüz geliştiremeden bu yeni düzen içinde yer almaya çalışan Türkiye, gereksinim duyacağı dünya teknolojisini hangi yolla edinecek ve bunun bedelini hangi imkânlarıyla ödeyebilecektir? Türkiye, bunları ve aşağıda değinilecek olan bir başka süreci de göz önünde tutarak, “küreselleşen” dünyada kendisine bir yer seçme durumundadır.

“Küreselleşme” ile İç İçe Gelişen Bir Başka Süreç:
Bölgesel Bloklaşma


Ulusal motifin giderek güç kazandığı siyasi bir sürecin “küreselleşme” süreci ile iç içe geliştiği görülmektedir. Dahası, rekabet yeteneklerini tek başlarına sürdüremeyeceklerini gören uluslar, bölgesel bloklaşmaların peşindedirler. Bölgesel bloklaşmalar, bu anlamda, ulusal çıkarları koruyabilmenin yeni siyasi-ekonomik-toplumsal formülasyonudur.
Kısacası, bir yanda “küreselleşme”, öte yanda bloklararası rekabetin egemen olacağı bir dünya oluşturma sürecine tanık olunmaktadır.

Açıkça görülmektedir ki, bloklar, bilim-teknoloji-sanayi üstünlüğüne sahip ülkeler ekseninde ve daha çok, bu niteliğe sahip ülkelerin bir araya gelmeleriyle oluşmaktadır. Bloklar dışında kalması söz konusu olan ülkeler ise bilim-teknoloji-sanayi yeteneğine sahip bulunmayan ülkelerdir ve bölgesel olarak toplulaşmış güç odaklarının denetimindeki bir dünyada, bu ülkelerin neredeyse yaşam hakları kalmayacaktır.

Türkiye, bloklaşan bir dünyada kendine yer bulma sorununu en sıcak biçimde yaşayan ülkelerden biri konumundadır ve sorun Türkiye için yaşamsaldır.

Düşük Yoğunluklu Savaş Süreci

Bölgesel bloklaşma süreciyle at başı birlikte gittiği gözlenen bir başka süreç, ‘düşük yoğunlukta savaşların’ sürüp gittiği bölgelerin oluşmasıdır. Daha çok ulusal motiflerin egemen olduğu, bu mevzii, küçük, ama sürekli savaşlar, bloklaşmaların dışında ya da eteklerindeki ülkelerde yer almaktadır.

Birleşmiş Milletlerin elindeki mekanizmalar ya da başka bir küresel mekanizma ile bu tür savaşları çıkmadan önleme konusunda bir kararlılık bulunduğunu, ya da yakın gelecekte böylesi bir kararlılığın küresel boyutta ortaya çıkabileceğini söylemek pek mümkün gözükmemektedir.

Öyle görülmektedir ki, düşük yoğunlukta savaş konjonktürü dünyanın belli bölgelerinde, ‘küreselleşme’ ve bloklaşma süreçleriyle iç içe, daha uzunca bir süre, devam edecektir. Burada, açıkça bilinmesi gereken nokta, bir ülkenin kendi isteğiyle ya da isteği dışında bu tür bir savaş konjonktürüne sürüklenmesi halinde, bununla baş edebilmesinin, mutlak olarak kendi, ulusal bilim, teknoloji ve sanayi yeteneğine bağlı olacağıdır. Türkiye böylesi bir coğrafyanın içindedir.

Türkiye için Tek Stratejik Seçenek:
Bilim ve Teknoloji Yeteneğini Yükseltmek

Türkiye, 21. Yüzyıl'ın tohumlarını da içinde taşıyan bu süreçlerin hiçbirinde etkin bir rol oynamamakla birlikte, yarattıkları sonuçların doğrudan etkisi altındadır. Türkiye, bu süreçler bağlamında, pek çok sorunla baş etmek zorundadır. Bunlar içinde en yaşamsal olanı, teknolojideki çağ değişimini yakalayabilmek sorunudur. Ne var ki, burada sorun Türkiye için ikilidir. İngiliz Sanayi Devrimi ile başlayan sanayi toplumlarına evrilme sürecini kaçıran Osmanlı İmparatorluğu’nun bu geç kalmışlık mirasını devralan ve sanayileşme eşiğini henüz aşamamış bulunan Türkiye, şimdi, sanayi toplumları yeni bir çağa evrilirken, hem bu tarihsel açığını kapatmak hem de yeni çağ değişimini yakalayabilmek sorunu ile karşı karşıyadır. Bu ikili sorunu aynı zaman diliminde çözmede göstereceği başarı, Türkiye’nin diğer küresel süreçlerdeki yerini, dolayısıyla da, geleceğini belirleyecektir.

Bu ikili sorunun çözümü, bilim ve teknoloji alanında yetkinlik kazanma noktasında düğümlenmektedir. Bilim ve teknolojide yetkinleşmek, yalnızca ‘bilim ve teknolojiyi üretmede’ yetkinleşmek anlamına gelmemektedir. Bir ulus, bilimsel ve teknolojik araştırmalar sonucu ortaya konan bulguları, süratle, ekonomik ve toplumsal faydaya (pazarlanabilir yeni ürün, yeni sistem, yeni üretim yöntemleri ve yeni toplumsal hizmetlere) dönüştürebilme becerisine -kısacası, inovasyon (yenilik/yenile(n)me) becerisine- de sahipse, ancak o zaman, dünya pazarlarında rekabet üstünlüğü sağlayabilmekte; küresel süreçlerde söz ve karar sahibi olabilmektedir.

Türkiye’nin bilim ve teknoloji yeteneğini yükseltmek, bilim ve teknolojiye egemen, inovasyonda yetkinleşmiş bir ülke yaratmak, tek stratejik seçeneğimizdir. Türkiye’nin Bilim ve Teknoloji Politikası bu stratejik seçeneği temel almakta ve böylesi bir ülke yaratabilmek için izlenmesi gereken yolu göstermektedir. Yukarıda özetlenen “Küresel Süreçler ve Türkiye” çözümlemesini kalkış noktası olarak alan bu politika birbirini izleyen üç dokümanda ifadesini bulmuştur. Aşağıda bu dokümanlara ve neleri içerdiklerine kısaca değinilecek ve böylece, Türkiye’nin Bilim ve Teknoloji politikası anahatlarıyla ortaya konmaya çalışılacaktır.

Anahatlarıyla Türkiye’nin Bilim ve Teknoloji Politikası

Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nun (BTYK) 3 Şubat 1993’teki ikinci toplantısında karar altına aldığı “Türk Bilim ve Teknoloji Politikası: 1993-2003”, Türkiye’nin bugünkü, Bilim ve Teknoloji Politikası’nın temel dokümanıdır. Bu dokümanda ifadesini bulan politika, Yüksek Planlama Kurulu'nca VII. Beş Yıllık Kalkınma Plânı Döneminde Öncelikle Ele Alınması Öngörülen Temel Yapısal Değişim Projeleri Kapsamındaki “Bilim ve Teknolojide Atılım Projesi” ile geliştirilerek somut bir zemine oturtulmuştur. Bu proje, VII. Beş Yıllık Kalkınma Plânı’nın ana başlıklarından birini oluşturmuştur.

Türk Bilim ve Teknoloji Politikası: 1993-2003’te, Türkiye’nin, sanayileşmiş ülkeler ve yeni sanayileşen ülkelerde olduğu gibi, başta enformatik ve ileri malzeme teknolojileri ile biyoteknoloji olmak üzere, çağımızın jenerik teknolojilerinde yetenek kazanması gerektiğinin altı çizilmekte ve on yıllık dönem için ulaşılması öngörülen hedefler ve alınması gereken önlemler belirlenmektedir.

Bilim ve Teknolojide Atılım Projesi” ise, Türkiye’nin bilim ve teknoloji yeteneğinin hangi somut temeller üzerinde yükseltilebileceğine işaret etmekte ve Türkiye’yi, bilim ve teknoloji üretiminde yetkinleşmiş; üretilen bilim ve teknolojiyi (bilimsel ve teknolojik araştırmalar sonucu ortaya konan bulguları) süratle, ekonomik ve toplumsal faydaya dönüştürebilme -inovasyon- becerisini kazanmış; bunun için gerekli olan ulusal inovasyon sistemini kurmuş bir ülke haline getirebilmenin yollarını göstermektedir (‘ulusal inovasyon sistemi’ dendiğinde neyin anlatılmak istendiği, diğer bir deyişle, Türkiye’nin Bilim ve Teknoloji Politikası tasarımında bu kavramın hangi anlamda kullanıldığı, aşağıda, ayrı bir kutu içinde açıklanmıştır).

Türk Bilim ve Teknoloji Politikası: 1993-2003 ile Bilim ve Teknolojide Atılım Projesi temelinde şekillenen Ulusal Bilim ve Teknoloji Politikası’nın kalkış noktası olarak aldığı, yukarıda da özetlenen, “Küresel Süreçler ve Türkiye” çözümlemesi ve bu politikanın genel çerçevesi, 1997 yılında, TÜBİTAK tarafından hazırlanarak Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’na sunulan Türkiye’nin Bilim ve Teknoloji Politikası (TÜBİTAK BTP 97/04, Ağustos 1997) başlıklı doküman ile, bir kez daha, etraflıca açıklanarak ortaya konmuştur. 25 Ağustos 1997 günlü toplantısında bu dokümanı onaylayan Yüksek Kurul, bu politikayı hayata geçirmeye yönelik Uygulama Gündemi’ni de karara bağlamıştır. Bu Uygulama Gündemi’ne, aşağıda yer verilecektir.

Ulusal İnovasyon Sistemi ” Kavram Olarak Neyi İfade Eder? Ulusal inovasyon sistemi bilim ve teknoloji üretmeye yönelik kurumsal mekanizmaların ötesinde, bilimsel ve teknolojik bulguları ekonomik ve toplumsal faydaya dönüştürebilmenin kurumsal mekanizmalarını da içerir ve önemi de buradan gelir. Zira, bilimsel ve teknolojik bulguları ekonomik ve toplumsal faydaya dönüştürme yeteneğine sahip bulunmayan herhangi bir ülke, sektör ya da işletmenin geleneksel korumacılığın kalktığı, uluslararası rekabete açık bir dünyada varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Ulusal inovasyon [yenile(n)me/yenilik] sistemi, genel olarak,* ürün ya da üretim yöntemlerine ilişkin yeni teknolojileri edinebilme; özümseyip kullanabilme; bu teknolojilerin ekonominin bütün etkinlik alanlarına yayınmasını (difüzyonunu) sağlayabilme;
* ürün geliştirme, yeni ürün tasarımlayabilme;
* yeni ürün tasarımıyla birlikte üretim yöntemini de geliştirme, yeni yöntem tasarımlayabilme;
* geliştirilen ya da yeni bulunan üretim yönteminin gerektirdiği üretim (proses) makinalarını tasarımlayabilme ve üretebilme;
* sayılan tasarım ve üretim süreçlerini besleyen teknolojik araştırma-geliştirme faaliyetini sürdürebilme; gereksinim duyulan teknolojileri bilimsel bulgulardan kalkarak üretebilme; ve o teknolojilerin kaynağını oluşturan bilimi üretebilme;
* araştırma, geliştirme, tasarım, üretim (imalat), pazarlama süreçlerinin hem kendi içlerindeki hem de aralarındaki ilişkileri düzenleyen ve daha ileri düzeylerde yeniden üreten organizasyon yöntemlerini geliştirebilme yeteneklerine sahip ulusal kuruluşların oluşturduğu bir sistemi ve aralarındaki ilişkileri ifade eder. Açıkça bellidir ki, ulusal inovasyon sistemi, sayılan yeteneklerin var olabilmesi ve sürdürülebilmesi için gerekli olan her tür kurumu içerir. Bir başka deyişle, sistem yalnızca,

  • ürettikleri ürünler, verdikleri hizmetler, üretim ve organizasyon yöntemlerinde yenilik yapabilme yeteneğine sahip firmalar (kısacası ‘yenilikçi’ firmalar); ve bu firmalara mühendislik, danışmanlık, tasarım ve kontrollük hizmetleri veren kuruluşlar;

  • teknoloji transferine ilişkin mekanizmalar;

  • kendi bünyelerinde profesyonelce araştırma yapan firmaların bu faaliyetlerini yürüttükleri araştırma birimleri; sözleşmeli araştırma merkezleri ve daha çok sınaî araştırmalar ve rekabet öncesi geliştirme faaliyetlerinde bulunan ortak araştırma merkez ve konsorsiyumları;

  • temel araştırmalar yapan üniversiteler ve belli misyonlara yönelik olarak temel araştırmalar yapan kamu araştırma kurumları;

  • rüzgâr tunelleri, simülâtörler, akseleratörler v.b. teknolojik kolaylıklar;

  • eğitim-öğretim kurumları;

  • öğretim ve araştırma kalitesini değerlendiren kurumlardan

oluşmaz. Bunların yanında,

  • enformasyon ağları ve konuya özgü enformasyon hizmetleri veren merkezler;

  • standartlarla ve kalite denetimiyle ilgili kurumlar; ulusal metroloji sistemi; ulusal ‘notifikasyon’, ‘akreditasyon’ ve ‘sertifikasyon’ sistemi;

  • üniversite ve kamu araştırma kurumlarının araştırma potansiyeli ile sanayi kuruluşlarının ileri teknolojiler temelindeki yaratıcı girişimciliğini buluşturan teknoparklar, teknokentler;

  • yeni geliştirilen üretim araç ve yöntemlerini tanıtıcı -ve bunların içerdiği yeni teknolojilerin yayınımını (difüzyonunu) sağlayıcı- gösteri (demonstrasyon) merkezleri;

  • firmaların yeni bilimsel ve teknolojik bulgulara erişebilmeleri; bunları kavrayıp, teknoloji gereksinmelerini karşılamak ve ticarileştirilebilmek üzere kullanabilmelerinde, kendilerine yardımcı olacak teknoloji danışmanları ve merkezleri;

  • patent ofisleri ile fikri mülkiyet /sınaì mülkiyet haklarını koruyan diğer kurumlar;

  • uluslararası arenada, teknoloji alanında işgörmede yetkinleşmiş kuruluşlar; ve teknoloji ataşelikleri;

  • özellikle aşağıdaki konularda danışmanlık hizmeti veren kurumlar/firmalar:

  • yeni iş / yeni atılım alanlarına ilişkin ekonomik ve teknolojik fizibilite raporlarının hazırlanması ve yeni iş fırsatlarının geçerliliğinin irdelenmesi (tahkiki);

  • iş stratejilerinin / iş planlarının geliştirilmesi;

  • finansman yönetimi ve finansman kaynaklarına erişim;

  • pazarlama, özellikle, uluslararası pazarlara açılma;

  • fikrî mülkiyet / sınaî mülkiyet hakları mevzuatı (patent, faydalı model, endüstriyel tasarım, yazılım geliştirme, marka ve coğrafi işaretlere ilişkin ulusal, yabancı, uluslararası mevzuat); patent başvuru ve tescil işlemleri ve benzeri işlemler;

  • firmalara rekabet üstünlüğü kazandırma, büyüme ve işlerini geliştirme konularında yardımcı olma amacına yönelik teknolojik yetenek analizleri;

  • firmaların, işletme performanslarını sürekli olarak geliştirebilmeyi öğrenmelerini sağlama amacına yönelik işletme performans analizleri ve işletme elemanlarının yetiştirilmesi;

  • “Just-in-Time”, “Toplam Kalite Yönetimi” gibi kavramlarla ifade edilen, iş sürecine ilişkin yeni normların firma kültürü haline getirilmesi;

  • yazılım geliştirme, veri işleme; yazılım ve enformasyon tedariki;

  • inovasyon yönetimi; AR-GE yönetimi ve araştırma sonuçlarından yararlanma; insan kaynakları yönetimi;

  • dünyadaki en iyi uygulama örneklerine erişim ve aktarım.

  • genellikle yeni teknolojileri içeren ve nispeten uzun bir gelişme dönemini gerektiren yeni iş alanlarına atılan girişimcilere ve üstün yetenekleri ile yaratıcılıkları dışında sermayelari bulunmayan birey ve gruplara, ilk atılım sermayesi (‘seed capital’) sağlayan finansman kuruluşları;

  • teknolojik inovasyon yatırımlarını özendiren mekanizmalar;

  • üniversiteler tarafından yürütülen bilimsel araştırmalara ve firmalarca yürütülen AR-GE faaliyetlerine finansman yardımı sağlamaya yönelik mekanizmalar;

  • sözleşmeli araştırma merkezlerinin, ortak araştırma merkez ve konsorsiyumlarının oluşmasını kolaylaştırmaya ve finansman desteği sağlamaya yönelik, ayrıca, firmaları ortak araştırma yapmaya özendirici mekanizmalar;

  • kuluçkalıklar, teknopark ve benzeri etkileşim ortamlarının yaratılmasını ve özel amaçlı enformasyon ağlarının kurulmasını kolaylaştırıcı/destekleyici mekanizmalar;

  • teknolojik açıdan yenilikçi ve yaratıcı girişimcilerin risklerini paylaşmak üzere, sonuçta ortaya çıkan ürün başarılı bir biçimde ticarileştirilebilmişse geri ödenmesi koşuluyla, ucuz kredi olanağı sağlayan kuruluşlar;

  • kaynak ihtiyacı olan, gelişme potansiyeline sahip, ileri teknoloji tabanlı girişim şirketlerine ticari amaçlarla uzun vadeli sermaye yatırımı yapan risk sermayesi yatırım ortaklıkları

ulusal inovasyon sisteminin diğer yapı taşlarını oluşturur.

Ulusal Bilim ve Teknoloji Politikası Açısından Türkiye’nin Uygulama Gündemi

TÜRKİYE’nin bilim ve teknoloji alanında yetkinleşmesi; bilim ve teknolojiyi ekonomik ve toplumsal faydaya dönüştürebilme becerisini kazanması, Ulusal İnovasyon Sistemi’ni kurmayı başarmasına bağlıdır.

Başarının kilit noktası ise, Ulusal İnovasyon Sistemi’ni kurma konusunun ekonomik, siyasi, toplumsal boyutlarıyla sistemsel bir bütünlük, süreklilik ve kararlılık içerisinde ele alınmasıdır.

Ulusal İnovasyon Sistemi, Türkiye’nin sanayileşme eşiğini geçip enformasyon ve giderek bilgi toplumuna evrilmesinin, bu ikili sorunu aynı zaman diliminde aşabilmesinin, manivelasıdır. Bu nedenledir ki, amacı;

  • Bilim ve Teknoloji ile barışık,

  • Ulusal İnovasyon Sistemi’ni kurmuş,

  • Bilim ve teknoloji üretmede yetkinleşmiş,

  • Bilim ve teknolojiyi, hızla, ekonomik ve toplumsal faydaya dönüştürme (inovasyon) becerisini kazanmış,

  • Dünya bilim ve teknolojisine, insanlığın bu ortak mirasına, katkıda bulunan ülkeler arasında saygınlığa sahip

bir Türkiye yaratmak, biçiminde tanımlanabilecek olan Ulusal Bilim ve Teknoloji Politika’mızın ana konusunu Ulusal İnovasyon Sistemi’nin kurulması oluşturmaktadır.

TÜBİTAK’ça hazırlanarak BTYK’nın 25 Ağustos 1997 günlü toplantısına sunulan ve daha sonra da BTYK’nın 2 Haziran 1998 toplantısında yine TÜBİTAK’ın önerisiyle yeni üç maddenin eklendiği ve bir tür ‘âcil eylem plânı’ olarak da tanımlanabilecek olan, 1997-1998 Uygulama Gündemi, esas itibariyle, Ulusal İnovasyon Sistemi’nin kurulmasına yönelik âcil düzenlemeleri ve hazırlık çalışmalarını kapsamaktadır.

Ulusal bilim ve teknoloji -ve bununla iç içe örülen inovasyon- politikalarının oluşturulmasında ve hayata geçirilmesinde devlete önemli roller düşmektedir. Zira, ulusal bilim ve teknoloji politikaları, ulusal kaynakların, özellikle de kamu kaynaklarının kullanılmasının belirlenmiş önceliklere göre yeniden düzenlenmesi anlamına gelir. Bu ise, söz konusu politikların oluşturulması sürecinde, toplumun farklı katmanları arasında belli bir uzlaşmayı gerektirir. Devletin rolü burada başlar.

Oluşturulan politikaların hayata geçirilmesi sürecinde ise, birbirinden çok farklı ve çok sayıda kurum, kişi ve sektör yer alır. Bu çok aktörlü oyunda başarı, bunlar arasında orkestrasyonun sağlanabilmesine bağlıdır. Orkestrasyonu sağlamada temel görev devletindir.

Türkiye gibi, henüz, Ulusal İnovasyon Sistemi’ni gerekli bütün unsurlarıyla kuramamış bir ülke için, devletin inovasyonu özendirmeye yönelik araçları, uygun iklim ve ortamı yaratmada oynayacağı rol daha da önem kazanmaktadır. Bu nedenledir ki, Ulusal Bilim ve Teknoloji Politikası ile ilgili olarak, TÜBİTAK’ça hazırlanan 1997-1998 Uygulama Gündemi’nin ana maddelerini söz konusu, Ulusal İnovasyon Sistemi’nin kurulmasına yönelik kurumsal ve yasal düzenlemeler ve hazırlık çalışmaları oluşturmuştur. Aşağıda bu Gündem’in ana başlıkları verilmektedir:

Türkiye’nin Bilim ve Teknoloji ile ilgili 1997-1998 Uygulama Gündemi
Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nun 25 Ağustos 1997’de Ele Aldığı Maddeler

1

Ulusal Enformasyon Altyapısı ve Telematik Hizmetler Ağı Ana Plânı’nın Hazırlanması; Kamu-Net ve Okul-Net’in bir an önce Kurulması; Ulusal Bilgi Teknolojileri Konseyi’nin Kurulması

2

Ulusal Akademik Ağ ve Bilgi Merkezi’nin Kurulması

3

Türkiye’de Elektronik Ticaret Ağının Yaygınlaştırılması

4

Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Yasası’nın Çıkarılması

5

Beyin Gücü Kaynaklarının Yönetimine İlişkin Mevzuat Düzenlemeleri:

  • Yüksek Öğretimde ve Bilimsel Araştırmada Evrensel Kaliteyi Yakalamış Bir Üniversite

  • Araştırmacı Personel Mevzuatı Hazırlanması

  • Üniversitelere Öğretim Üyesi Sağlanması; Araştırmacılığın Özendirilmesi; Doktora ve Sonrasına ilişkin Burs Sisteminin Geliştirilmesi

6

Sosyal ve Beşeri Bilimler Alanındaki Araştırmaların Desteklenmesi ve Teşviki

7

Türkiye Akreditasyon Konseyi Yasası’nın Çıkarılması

8

Kamuya Bağlı Araştırma Kurumlarının Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Düzenlemeler

9

Ulusal AR-GE Bütçesi Oluşturulması

10

Sanayi şirketlerince yürütülen AR-GE’ye Devlet Yardımı Kararı ile İlgili Yeni Düzenlemeler

11

Risk Sermayesi Yatırım Ortaklıklarının Yaygınlaştırılması

12

KOS’lara Teknoloji ve İnovasyon Desteği Verilmesi ile ilgili Yeni Düzenlemeler

13

Üniversite-Sanayi Ortak Araştırma Merkezleri Kurulması

14

Kamunun Orta ve Uzun Vadeli Satın Alma Politikasının Ülkenin AR-GE Yeteneğinin Yükseltilmesine Katkıda Bulunacak Biçimde Düzenlenmesi

15

Çok Amaçlı Operasyonel Uydu Yer İstasyonu Kurulması; Uydu Tasarım ve Teknolojilerinde Yetenek Kazanılması

16

Savunma Sanayiinde AR-GE’den Hareketle Teknolojide Yetkinlik Kazanılması

17

Uzay ve Havacılık Alanında Türkiye’nin Bilim ve Teknoloji Yeteneğini Yükseltmeye Yönelik Olarak Ulusal Uzay ve Havacılık Konseyi’nin Kurulması

18

Uluslararası Ortak Araştırma Projelerinde Türkiye’nin Yer Alabilmesi için Gerekli Fon Desteğinin Sağlanması ve Yol Gösterici Ek Mekanizmalar Geliştirilmesi

19

Biyoteknoloji ve Gen Mühendisliği Çalışmalarında Düzenleyici Kuralların Belirlenmesi

20

Enerjinin Etkin Kullanımı ve Yenilenebilir / Çevre Dostu Enerji Kaynakları ile ilgili Ulusal Teknoloji Politikasının Belirlenmesi ve Hayata Geçirilmesi

21

Çevre ve Yönetimi ile ilgili Ulusal Teknoloji Politikasının Belirlenmesi

22

Deniz Bilimleri; Denizlerden ve Denizaltı Zenginliklerinden Yararlanma Teknolojileri ile ilgili Ulusal Politikanın Belirlenmesi

23

İnovasyon Politikaları ve Sonuçlarının Gözden Geçirilmesi, İnovasyonu Teşvik için Yeni Araçlar Geliştirilmesi v.b. konuları kapsayan Ulusal İnovasyon Projesi’nin Hazırlanması

24

Sanayi Sektörü’ne Teknoloji Geliştirme Yeteneği Kazandırmak Amacıyla Dünya Bankası Kredi İmkânlarından da -Hazırlanan Projeler Bazında- Yararlanılması

25

Patent, Faydalı Model Belgesi ve Endüstriyel Tasarım Tescili Harcamalarının Desteklenmesi

26

Ulusal Doğa Tarihi Müzesi’nin Kurulması

27

Bilim ve Teknoloji Kültürünü Yaygınlaştırmaya Yönelik Bilim ve Teknoloji Merkezleri Kurulması

28

Kamuya Açık İnternete Erişim Mekânları Kurulmasının Teşviki

29

BTYK’ya Yeni Üye Katılımı ile Etkinliğinin Artırılması



BTYK’nın 2 Haziran 1998’de Ele Aldığı Ek Gündem Maddeleri:

30

Off-set Anlaşmalarından Ülkenin Teknoloji Yeteneğini Yükseltmek için Yararlanılması

31

Ulusal İnovasyon Sistemi’nin Kurulması için BTYK’ca Yapılan Görevlendirmelerin Gerektirdiği Ödeneklerin Tahsisi

32

Büyük Bilimde (‘Megabilim’) İzlenecek Ulusal Bir Politika Belirlenmesi

Türkiye’nin, bilim ve teknoloji söz konusu olduğunda, temel eksiği, çoğu zaman sanıldığı gibi, Bilim ve Teknoloji Politikası’nın olmaması değil, var olan politikanın gereklerinin, sistemsel bir yaklaşım, süreklilik ve siyasi kararlılık içinde ve tam bir bütün halinde hayata geçirilememesidir.

Beklenen odur ki, 25 Ağustos 1997’de tarihinin üçüncü, 2 Haziran 1998’de de dördüncü toplantısını yapan Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nun aldığı kararlar, hem Ulusal Bilim ve Teknoloji Politikası’nın sistemsel bir bütünlük, süreklilik ve siyasi kararlılık içinde hayata geçirilmesi açısından bir dönüm noktası oluştursun, hem de, bu politikanın odak noktasını teşkil eden Ulusal İnovasyon Sistemi’nin kurulması yönünde yeni bir heyecan, yeni bir atılım yaratsın.